2020 yılının, ekonomik açıdan, 2018 ve 2019’dan belirgin bir biçimde daha iyi bir yıl olmasını neden beklemediğimi yazdım geçen hafta sonu. Ama hadiseyi salt bir ortalama büyüme oranına sıkıştırmamak gerektiğine ilişkin bir tartışma oldu bu hafta. Atlamayayım. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), 2019 yılı İnsani Gelişme Raporu’nu yayımladı. Türkiye, 2018 yılı performansıyla 189 ülke arasında 59. sırada, “yüksek insani gelişmişlik düzeyi”ne sahip ülkeler arasına girdi. Tabii, biz pek sevindik.
Ama doğrusu ya, bu sevincimizin, anlamlı bir operasyonel sonuca yol açma ihtimali son derece düşük görünüyor. Memleketin hastanesi neyse, postanesi de o’dur hesabı. Halbuki ben neyi tercih ederdim? 2019 yılı UNDP İnsani Gelişme Raporu’nun bizi mevcut politika tercihlerimiz konusunda düşündürmesini beklerdim. Olmadı. Olma ihtimali de yok gibi duruyor.
1990’dan beri daha uzun ve daha az yoksul yaşıyoruz ama daha mutlu değiliz, neden?
İlk İnsani Gelişme Raporu 1990 yılında yayımlandı. Dünya, 1990’dan bugüne rakamlara bakarsanız çok değişti. 1990 yılında doğumda yaşam beklentisi 65 yıl civarındaydı. Şimdi 72’ye çıktı. Unutmayalım 1960’ta 52’ydi yaşam beklentisi. Türkiye’de 1990’da yaşam beklentisi 64 iken, şimdi 77’yi aştı. 1960’ta dünya ortalamasının altında 45’ti ortalama yaşam beklentisi. Nedir? Dünyanın her yerinde ve Türkiye’de 1990’a ve hele hele 1960’a göre artık daha uzun yaşıyoruz. Küreselleşme dünyayı değiştirdi.
1990 yılında dünyada sefalet içinde yaşayanların sayısı 1,9 milyar civarındaydı, şimdi 1,1 milyar azaldı. Daha somut söylersem, 1990 yılında, dünya nüfusunun yüzde 36’sı, günde 1,9 dolar ve daha altında bir tutarla yaşıyordu. Şimdilerde yüzde 10’ların altına indi bu oran. Küreselleşme dünyayı değiştirdi.
Ortalama zaten karaktersiz bir kavramdır
1990’dan bugüne pek çok ortalama, hiç beklemediğimiz kadar iyileşti aslında. Gel gör ki ortalamalar kötüden iyiye doğru gittiği halde dünyada mutsuzluk ve karamsarlık azalmadı tam tersine arttı. Neden? Sevgili Hasan Ersel hocamızın, yıllar önce, sanırım değerli Tuncer Bulutay hocamızdan, bize naklettiği gibi, “Ortalama esasen pek karaktersiz bir kavramdır.”.
UNDP İnsani Gelişme Raporu, ilk kez 1990 yılında, tam da bu ortalamaların gizlediği hakikati ortaya çıkartmak için tasarlanmıştı zaten. Bu yıl ki raporun başlığı da bu açıdan pek manidardı doğrusu: “Gelirin ötesinde, ortalamaların ötesinde, bugünün ötesinde: 21.yüzyılda insani gelişmede eşitsizlikler”
“Milli gelirin büyümesini değil, milletin mutluluğunu hedef alalım”
Nedir? İnsani mutluluğun ve refahın nasıl ölçüleceği hep tartışma konusu olmuştu ama 2008’den sonra bu alandaki çalışmalar daha da yoğunlaştı. Milli gelir hesapları ve bu ölçümlerin nasıl yapılması gerektiği daha bir mercek altına yerleşti. En son İzlanda başbakanı Katrin Jakobsdottir hükümetlerin milli gelirdeki artışı vatandaşların mutluluğundaki, refahındaki artışı hedeflemesi gerektiğini söyledi bu yıl Aralık ayının 3’ünde. Yanında İskoçya’nın birinci bakanı Nicola Sturgeon ve Yeni Zelanda başbakanı Jacinda Ardern vardı. Ortada aslında bir ölçme tartışması var esas olarak. Böyle bakarsanız, milli gelir büyümesi, milletin refahındaki ve mutluluğundaki artışı tam olarak ortaya koyan iyi bir gösterge midir? Hayır. zaten amacı da o değildir. Ama şimdi dünya değişti.
Neden şimdi bu kadar kolay mutsuz oluyoruz? 1990 yılıyla kıyaslandığında, dünyadaki gelişmeleri, başka ülkelerde ne olduğunu izleyebilmek çok kolaylaştı. Eskiden şanslı azınlığın nasıl yaşadığını yakından gözlemleyebilmek, pek az sayıda yoksul için mümkündü. 19. yüzyılda, zengin evlerinde, hizmetçilik yapan az sayıda yoksul, dünyanın aslında nereden nereye geldiğini ve nelerin mümkün olduğunu daha kolay takip edebiliyordu. Şimdi artık o ulaşılabilir mutluluk sınırını hep birlikte yakından takip edebiliyoruz. Bu da doğal olarak daha fazla mutsuz olmamıza neden oluyor. Bugünü dün ile kıyaslandığımızda içinde bulunduğumuz hali sürdürülemez kılan en önemli faktör bu farkındalık konusu sanırım. Bu yeni teknolojik devrimin bizi getirdiği ilk nokta: Başka hayatları izleyebilme, bir nevi, dikiz edebilme imkânının getirdiği derin bir küresel farkındalık.
Şimdi ise yeni teknolojik devrimin ve demografik dönüşümün önümüze getirdiği bir dizi 21. yüzyıl eşitsizliği var. Dijitalleşme ve yapay zekanın iş gücü piyasalarında yol açacağı sarsıntı ve artan beceri ihtiyacı bir yandan, yaşlanan nüfus meselesi ve uzun yaşamanın getirmekte olduğu yeni dönem eşitsizlikleri öte yandan. Mesela büyük metropollerde gençlerin ev edinmesi neden bu kadar zor artık? Bu artan zorlukta göçler kadar ve hatta ondan daha fazla ortalama yaşam beklentisinin 52’den 72’ye değişmesinin de bir etkisi var herhalde. Nüfus yaşlandıkça, yaşlıların kontrol ettiği servetin gençlere doğru akışı zorlaşıyor. Bir nevi, eski dönem dengeleri bozuluyor. Ölüm ile gelen intibak zorlaşıyor. İyi ya da kötü değil, böyle. Malum vakıa ile kavga olmaz.
Artan eşitsizlikler Türkiye’nin insani gelişmede aldığı mesafeyi yüzde 16,5 olumsuz etkiliyor
Peki, Türkiye’de, bu açıdan neredeyiz? UNDP İnsani Gelişme Endeksi’nde Türkiye 0,806 puan ile 59’uncu sırada, eşitsizlikleri dikkate alarak Türkiye’deki insani gelişmeyi iskonto ettiğinizde puanımız yüzde 16,5 azalıyor. UNDP İnsani Gelişme Endeksinde 59uncu sıradayız ama toplumsal cinsiyet eşitliği endeksinde 97inci sıradayız bu kez 162 ülke arasında.
Ben Türkiye için çarpıcı bulduğum bir-iki rakamı yazayım: Kadınlarda orta eğitime katılma oranı yüzde 44, erkeklerde yüzde 66. Kadınlarda ortalama gelir erkeklere göre yarı yarıya daha az. Kadınlarda işgücüne katılma oranı yüzde 33, erkeklerde ise yüzde 77. Üniversite mezunu gençlerde işsizlik oranı yüzde 40 ve bunun üçte ikisini kadınlar oluşturuyor. Nüfusun yarısı kadın, en büyük eşitsizlik ve adaletsizlik kaynağı da burada bana sorarsanız.
Ne oluyor? Hem eşitsizlikler artıyor, hem de eşitsizlikler konusunda farkındalık artıyor. Buradan çıksa çıksa problem çıkar bana sorarsanız. Metropoll araştırma şirketinin Kasım ayı bülteninde tam da bu hususa ayrılmış üç soru ve cevap vardı onları da not edeyim.
“Türkiye’de gelir dağılımında eşitsizlik olduğunu düşünüyor musunuz?” ilk soru. Ankete katılanların yüzde 66’sı buna “evet” diye cevap vermiş. AkParti seçmeninde evet diyenler, hayır diyenlerin 20 baz puan üzerinde.
Sonra da “Türkiye’de zengin kesim ile toplumun geri kalanı arasındaki farkın son 10 senede açıldığını düşünüyor musunuz?” diye sormuşlar. Yüzde 66,6, “evet” demiş.
Ayrıca “Mevcut ekonomik düzenden ayrıcalıklı grupların daha fazla yararlandığını düşünüyor musunuz?” sorusuna, ankete katılanların yüzde 61’I “evet, bu görüşe katılıyorum” diye cevap vermiş. Ne diyeyim? Parti çizgilerini aşan bir algı söz konusu burada.
Kutlamanın yanında ne yapılmasını tercih ederdim?
Şimdi geleyim ben neyi tercih ederdim konusuna. Doğrusu ya, ben yöneticilerimizin geleceğimizi karartması çok muhtemel bu eğilimlerin farkında olmasını ve bu farkındalıklarını somut eyleme dökmelerini tercih ederdim. Bu çerçevede, aklıma acilen odaklanılması gereken üç mesele geliyor doğrusu. Birincisi, bu yeni gelen dalganın karşısında durabilmek için geniş bir eğitim reformuna ihtiyaç var. Yalnızca bugün doğan bir çocuk 18 yaşına geldiğinde ne tür becerilere sahip olmalı yaklaşımı ile hadiseye bakmak yeterli değil kanımca. Aynı zamanda, bugün sisteme erişimi kısıtlanmış ve yarının adaletsizliklerinin temelini atacak daha kırılgan kesimleri de şimdiden dikkate almak gerekiyor. Daha çok kız çocuğumuzun okullu olması, daha çok kız çocuğumuzun mühendis olması gerekiyor bana sorarsanız. Eğitimin hem içeriğini, hem sınıf dinamiğini, hem de erişim engellerini aynı anda ele almak gerekiyor. Bu ilk nokta.
İkinci olarak ise, Türkiye’nin artık güçlü bir sosyal korunma ağı tasarlamaya ihtiyacı var. Yeni teknolojilerle gelen dönüşüm sürecinin iş gücü piyasalarında yaratmaya başladığı hasara, şimdiden tedbir üretmek zorundayız. Önce durumu doğru tespit edelim: Türkiye’nin yoksullara yardım adı altında çok kaynak harcıyor olması, Türkiye’nin hedefe odaklı merkezi bir sosyal korunma ağına sahip olduğu anlamına gelmiyor. Elimizdeki, kaynak israfına yol açan, bölük pörçük sosyal korunma ağını hemen elden geçirmek gerekiyor.
Üçüncü olarak ise, hem eğitim hem de sosyal korunma programları için harcanacak ek kaynakları bir yerden bulmak gerekiyor. Malum almadan vermek yalnızca Allah’a mahsus olduğuna göre, kamunun bir yerden bu faaliyetler için kaynak yaratması da gerekecek. Kamu, mevcut halinde, kendi mali krizini aşmak için, “Ali’nin külahı Veli’ye” yaratıcı geçici çözümler bulmaya çalışırken, bir yerlerden hakiki kaynak yaratmak gerekiyor.
Ben bu yeni ihtiyaçları finanse etmek için, yeni vergiler üzerinde düşünülürken önceliğin, “dijital hizmet vergisi” gibi, etkisini tam olarak ölçemediğimiz yeni teknoloji alanları yerine, “arsa rantı vergisi” gibi geçen yüzyıldan kalma, karakterini bildiğimiz alanlara verilmesinin hem daha uygun hem de daha adil olduğunu düşünüyorum doğrusu. İnsani Gelişme Endeksi’ne bakarken, bir yandan hem sekiz yıllık kesintisiz eğitim reformu hem de sağlık reformunun olumlu etkilerini somut olarak görüp sevinirken, öte yandan yarının meselelerine de bugünden odaklanmamız gerekiyor.
Bu köşe yazısı 16.12.2019 tarihinde Dünya Gazetesi’nde yayımlandı.