Keynes 2030 yılı için nerede yanıldı?

Bu aralar, hazır, 2030’da dünya nasıl olacak diye düşünürken, üstadımız Keynes’in yazdığı geleceğe yönelik bir notu da yeniden okudum. “Torunlarımızın İktisadi İmkanları” (Economic Possibilities for our Grandchildren) 1930’da yazılmış. Şimdi okuyunca, insanın aklında işte bu soru kalıyor: “Keynes, 2030 yılında dünya konusunda, nasıl yanıldı? Önce isterseniz Keynes’in çizdiği çerçeveden başlayayım, sonra nerede yanıldığına ve nerede yanlışlıkla haklı çıktığına geleyim. İsteyenler arada okuyabilir:

“2030 yılının gerçeği teknolojik işsizlik olacak”

1930'da yazdığı bu değerlendirme notunda, Keynes, Hititlerden 18inci yüzyıla insanların yaşamlarını örgütleme biçimlerinde çok büyük bir değişiklik olmadığını anlatıyor öncelikle. Aynı ehlileştirilmiş hayvanlar, aynı ateş, dil, buğday, arpa, saban, deri, kumaş, tuğla, zeytin, altın ve gümüş, demir filan. Ayrıca bunlara matematik, bankacılık, astronomi, din, devlet filan da eklenebilir. Göbeklitepeden görüyoruz işte. Hititlerden biliyoruz. Son 4 bin yıldır bu açılardan dünyada büyük bir değişiklik gözlemlenmiyor. Sonra bilimsel teknolojik sıçrayışlar hayatımızın örgütlenme biçimini değiştiriyor. Refah yayılıyor, hayat standardı yükseliyor, dünün bir azınlığa ait olan ayrıcalıklı imkanları artık herkese yayılıyor. Ama ne değişmiyor? En baştan bugüne, son dört bin yıldır, türümüz, hayatını işin etrafında, çalışma merkezli olarak düzenliyor. Varsa yoksa hayat gailesi, medarı maişet motoru. Türümüzün iktisadi meselesi işte.

Sonra Keynes ileriye doğru bakıyor ve 2030’dan başlayarak bugüne kadar hiç bilmediğimiz bir mesele ile karşılaşacağımızın altını çiziyor: Teknolojik işsizlikle. Nedir? 2030 yılının gerçeğinin teknolojik işsizlik olmasını bekliyor. Teknolojik gelişmeyle çalışmanın, insanın iş sürecindeki rolünün ortadan kalkacağı bir dönüm noktası bekliyor insanlığı. Bu durumda, insanoğlu, ilk kez, bildiğimiz anlamıyla, iktisadi meseleyi çözmüş oluyor. Artık bildiğimiz anlamda çalışmak tarihe karışıyor. Teknolojik işsizlik huzur ve mutluluk getiriyor bir nevi.

Şöyle diyor, üstat: “İleri ülkelerde hayat standardının önümüzdeki yüz yılda dört ila sekiz kat arasında artacağını tahmin ediyorum” Fena değil tahmin. Bu durumda, “Büyük savaşlar ve nüfusta büyük bir patlama olmazsa, önümüzdeki yüz yılda türümüzün iktisadi meselesi ya çözülmüş olacak ya da çözüm ufukta görünmüş olacak” diye de ekliyor. Bütün bunların nedeni ne? Teknolojik yenilikler elbette.

Peki, bu durumda en önemli meselesi ne olacak 2030 yılında insanlığın? Sonra işte “torunlarımızı” 2030 yılında neyin beklediğini anlatıyor. Yaşama biçimimizi, hayatın örgütlenme biçimini kapsamlı bir biçimde yeniden yapılandırmamız, hayatlarımızı yeniden kurgulamamız gerekiyor. Marks ve Engels haklı çıkıyor, komünizm, 2030 yılında geliyor bir nevi. Neydi? “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre.”

Çalışmanın, iş hayatının, hayatımızın merkezini terk etmesine daha çok var

2030 yılına on kala bu önermenin ne kadar gerçek olduğunu şimdi sınamaya başlayabiliriz sanırım. Doğrudur teknolojik gelişme hayat standardımızı çok yükseltti. Keynes orada haklı çıktı ama işin insan oğlunun yaşamındaki merkezi önemi, ne yazık ki daha önemini kaybediyor gibi durmuyor. Bütün o yurttaşlık maaşı tartışmalarına karşın durum böyle. Teknolojik gelişme ile birlikte, değer zincirinin bazı aşamalarında yoğun bir teknolojik işsizlik oluyor ama değer zincirinin her aşaması dijitalleşmeye aynı hızla intibak etmiyor. Değer zincirinin bazı aşamalarında millet kötü şartlarda çalışacak adam arıyor. Bakınız Amazon elektronik ticaret şirketi gerçeği isterseniz. Bu ilk nokta, Keynes’in yanıldığı.

Geleyim ikinci noktaya. Keynes, hayatın anlamını yeniden sorgulayacağımız, hayatlarımızı yeniden kurgulayacağımız bir kırılma noktası bekliyordu 2030 yılında. Doğrudur. Bugün tam da öyle bir kırılma noktasındayız. Ama bunun nedeni teknolojik gelişmenin insan emeğine ihtiyaç duymadan, iktisadi meseleyi (economic problem) çözmüş olması değil, hayat biçimimizin, küresel ısınma nedeniyle, gezegenimizde insan türünün varlığını tehdit etmesi. Tam da bu nedenle, ortaya yeni bir iş programı çıkıyor devasa benim gördüğüm.

Gezegeni, hayat biçimimizi değiştirmeden, bilimsel bir sıçramayla kurtarabileceğimize dair boş inancı artık tükettik

Çalışmadan yaşamaya alışmak değil, gezegeni yeniden yaşanılır hale getirmek için dünden farklı bir biçimde çalışmaya ihtiyacımız var artık. Geçenlerde yayımlanan “Mutlak Sıfır” (Absolute Zero) raporunu mutlaka öneririm:

Bugüne kadar, hayat biçimimizi değiştirmeden, bilimsel teknolojik bir sıçramayla, gezegeni kurtarabileceğimize dair inancın manasızlığını ve 2030’dan başlayarak gezegeni kurtarmak için acilen yaşam biçimimizi nasıl değiştirmeye başlamamız gerektiğini anlatıyor rapor. Sonunda ortada türümüzün yaşama biçimini yeniden örgütleme ihtiyacı var ama nedeni öngörülenden çok farklı, sonucunda da ortaya yeni bir çalışma ihtiyacı çıkıyor.

Avrupa Komisyonu’nun yeni Başkanı Ursula von der Leyen’in gündeme yerleştirdiği Green Deal Programı Avrupa merkezli bir yeni dönüşüm süreci tanımlıyor enerjiye dayalı. İsterseniz bir göz atın:

Türkiye ihracatının yüzde 48,7’sini Avrupa Birliği (AB) ülkelerine yapıyor. İngiltere’nin AB’den ayrılması ile birlikte bu oran yüzde 42,1’e geriledi ama hala önemli.

İngiltere’nin Avrupa Birliği’nde ayrılması ile gerileyen küresel rekabet gücümüze rağmen bizi koruyan, ihracatımızı destekleyen, Gümrük Birliği kalkanı zayıflamış oldu. Şimdi baskın ticaret partneriniz, yeşil önceliklere dayalı bir ekonomi politikası tasarlıyorsa, sizin de, ezberinizi bozma, yeşil önceliklere dayalı ekonomi politikaları tasarlama zamanınız gelmiştir. Aksi takdirde ne göreceğiz? Sanayi ürünleri için yüksek karbon emisyonlarının anti-damping soruşturması konusu hale gelmesi, rekabet gücü azalan sanayimizin üzerindeki Gümrük Birliği kalkanını daha da zayıflatacak. Buradan iki sonuç çıkartayım sonra tartışırım: Türkiye artık küresel ısınma konusunda yine çamura yatma hayallerini bir an önce terk etmelidir. Bir. Küresel rekabet gücümüzü artıracak bir yapısal reform gündemi olmadan, 2019'da başlayan toparlanma süreci sürdürülebilir olamaz. İki. Nokta. Çok işimiz var. Çok.

Üçüncü nokta ise sanırım şu: 1930’dan bugüne yerel ve küresel eşitsizliklerin bu kadar artacağını da öngörememiş üstadımız sanırım. 1930’lardan 2030'a bakarken bir nevi “hayat bayram olsa” iyimserliği içindeymiş sanırım. Torunları için bir dünya hayal ederken, insan acaba hep iyimser olmak mı istiyor? Halbuki 1990'ların ikinci yarısından itibaren doğan Z-kuşağının son derece olumsuz şartlar altında çalışma yaşamına atılacağı bakınca görünüyor artık 2030’a on kala. Teknolojik gelişmenin yanında küresel ısınma, mülteci sorunu, yaşlanan nüfus meselesi ile insan haklarının yerini doğumdan kaynaklanan hakların (human rights versus birth rights) alacağı bir yeni dünyaya doğru gidiyoruz. Zor bir geçiş dönemi olacak.

Keynes’in aklında 2030 yılı için teknolojik dönüşüme dayalı bir ütopya vardı ama şimdi 2030’a on yıl kala ortada o ütopyanın anti tezi bir distopya varmış gibi duruyor. AB’nin yeni yatırım programı işte tam da bu süreci doğru yönetmeyi hedefliyor. Ben size şimdiden haber vereyim: Küresel ısınma gündemini yönetemeyenin, zenginleşme hayali olmayacağı, olamayacağı bir yeni dönemin başındayız. Peki, vaziyet Türkiye için umutsuz mu? Hayır. Ama Türkiye ekonomisinin toparlanma gücünü korumak için acil bir yapısal reform gündemine ihtiyaç var artık. Ne bitti? Aspirin tedavisi ile idare dönemi bitti.

Marks gibi bitireyim: “Söyledim ve ahiretimi kurtardım.”. Gerçi o Latince söylerdi, kesin: “Dixi et salvavi animam meam.”.

Ankara, 9 Şubat 2020 — — — — — — — — — — — — —Dünya Gazetesi

Notes from Turkey: It’s the economy, stupid

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store